Koyun Sürüsüyle İnsan Grubu Farksız
| ||
|
Kategori: (Bilim) | Yorum (yok) | Yorum yaz! | Bağlantı
| ||
|
Kategori: (Bilim) | Yorum (yok) | Yorum yaz! | Bağlantı
CARİ AÇIK NEDİR?
(DIŞ ÖDEMELER DENGESİ )
GİRİŞ
Türkiye Cumhuriyeti tarihinde yaşanan bunalımların temeline inildiğinde ve nedenleri araştırıldığında, ana nedenin dış ödemelerdeki sorunlar olduğu görülmektedir.
Bir ekonominin dünyanın geri kalan kısmından aldığı ve dünyanın geri kalan kısmına verdiği mal ve hizmetlerin ve ekonominin dünyanın geri kalan kısmı karşısındaki hak ve yükümlülüklerindeki değişikliklerin kaydı olarak tanımlanabilen dış ödemeler bilançosu veya dış ödemeler dengesinin sağlıklı olmaması, Türkiye'nin gereksinim duyduğu tutarda döviz kazanamaması cari işlemlerinde sürekli açık vermesi bunalım ve krizlerin ana kaynağı olmuştur.
Rakamlar incelendiğinde görülmüştür ki, Türkiye'de cari işlemler açığının büyüdüğü yılda veya hemen ertesinde kriz yaşanmıştır. Bankaların mali yapısının sağlıksız oluşu, kötü yönetilmeler gibi nedenler krizlerin şiddetini artıran nedenlerdir. Ancak ana neden dış ödemeler dengesindeki bozulmalardır.
Diğer taraftan mal ithal ve ihracı arasındaki fark olan dış ticaret açık veya fazlaları, eğer hizmetler de açık verirse cari işlemler açığı büyüyecek fazla verirse cari işlemler açığı azalır hatta duruma göre fazla vermeye başlar.
Bu çalışmada; dış ödemeler bilançosunun ne olduğuna, dış ödemeler bilançosunu oluşturan kavramların neleri ifade ettiğine, dış ödemeler dengesindeki açık veya fazlalıklara neden olan hususlar ile izlenebilecek politikalara değinilerek Türkiye'nin 2004 yılı Ocak-Ağustos dönemi dış ödemeler dengesi ile bir önceki yıla ait aynı dönem dış ödemeler dengesi karşılaştırmalarına yer verilmiştir.
I. DIŞ ÖDEMELER DENGESİ
1.1. DIŞ ÖDEMELER DENGESİ (BİLANÇOSU)'NİN TANIMI
Dış ödemeler bilançosu ya da dengesi (balance of payments) ülkelerin belirli bir dönem içindeki dış ekonomik ve mali ilişkilerinin durumunu gözler önüne serer. Ülkenin mal, hizmet ve sermaye akımları ile ilgili işlemler dolayısıyla dış dünyadan sağladığı gelirlerin dışarıya yaptığı ödemelere eşit olup olmadığını ortaya koyar. Dış ödemeler dengesi, uygulanan ekonomik ve mali politikaların bir sonucudur. O bakımından hükümetlerin ekonomik politika uygulamalarındaki başarılarının bir göstergesi olarak değerlendirilmesi de doğaldır. [1]
Diğer bir ifade ile dış ödemeler bilançosu, bir ekonominin uluslararası ekonomik işlemlerinin, yani bir ekonominin dünyanın geri kalan kısmından aldığı ve dünyanın geri kalan kısmına verdiği mal ve hizmetlerin ve ekonominin dünyanın geri kalan kısmı karşısındaki hak ve yükümlülüklerindeki değişikliklerin kaydı olarak tanımlanabilir. [2]
Ülkenin dış ödemeler dengesinde bir açığın veya fazlalığın ortaya çıkmaması yetkililerce dış ticaret, transfer ve sermaye hareketleri üzerine konulan kontroller ve kısıtlamalarla gerçekleştirilmiş olabilir. Kambiyo kontrolleri sermaye çıkışını engellerken dışalıma konan miktar kısıtlamaları da mal girişini azaltarak karşılayıcı veya denkleştirici finansman gereğini örneğin altın ve döviz rezervleri kaybını ortadan kaldırabilir. Bu durumda bir dış ödemeler dengesinde dengesizliğin bulunmadığını ileri sürmek yanlış olacaktır. Benzer biçimde ülke yetkilileri işsizliğin artması ve büyümenin durması pahasına alacakları ekonomik önlemlerle ulusal gelir ve harcamaları kısarak ödemeler dengesinde bir açığın ortaya çıkmasını önleyebilirler. Her iki durumda da görünürde bir açık veya fazlalığın olmamasına rağmen dış ödemelerde bir gizli dengesizlilik durumunun var olduğu ortadadır.
2. DIŞ ÖDEMELER DENGESİNİN ÖNEMİ VE İŞLEVİ
Dış ödemeler bilançosundaki bir açık veya fazla, ülke ekonomisi üzerinde oldukça geniş kapsamlı etkiler doğurur. Örneğin ülkedeki milli gelir ve çalışma düzeyi, kalkınma hızı, döviz kurları, enflasyon oranı, ücret artışları gelir dağılımı ve dış borçlar gibi temel ekonomik değişkenler dış ödemeler dengesiyle sıkı sıya ilişkilidir. Dolayısıyla, ülkenin dış ekonomik ilişkilerinin sağlıklı bir yolda olup olmadığının belirlenmesi, bir sorun varsa gerekli önlemlerin zamanında alınması ve politika düzenlemelerinin yapılması için ödemeler bilançosu istatistiklerinin sürekli olarak izlenmesi gerekir.
Taşıdığı büyük önem dolayısıyla ülkenin ekonomik, mali ve parasal politikalarını belirleyen ve yöneten kuruluşlar (Örneğin Maliye Bakanlığı, Hazine, Merkez Bankası, Devlet Planlama Teşkilatı vs.) dış ödemeler dengesindeki gelişmelerle yakından ilgilidir. Bazı hükümet uygulamaları ise doğrudan dış denge durumundaki gelişmelere tepki niteliğindedir. Örneğin bir dış açık veya fazlasının döviz kurlarını etkilememesi için merkez bankasının döviz piyasasına müdahalede bulunması örneğinde olduğu gibi. Aslında, ekonomik ve mali politikaların belirlenmesinde yalnızca ülkenin kendi dış denge durumunun izlenmesi de yeterli değildir. Bu amaçla dünya ekonomisinin genel gidişi ve ülkenin yakın ekonomik ilişkide bulunduğu ülkelerdeki gelişmeler de gözden uzak tutulmamalıdır. [3]
II. DIŞ ÖDEMELER DENGESİ AÇIĞININ NEDENLERİ,
ETKİLERİ VE İZLENEBİLECEK POLİTİKALAR
1. DIŞ ÖDEMELER DENGESİ AÇIĞININ NEDENLERİ :
Dış ödeme açıklarını ortaya çıkaran nedenler üç ana grup çerçevesinde incelenebilmektedir. [4] Bunlar: Yapısal nedenler, İktisadi dalgalanmalar ve arizi nedenlerdir. Dış ödeme açıklarına neden olan yapısal nedenler; enflasyon ve döviz kurlarındaki değişmeler, kalkınma hızı ve diğer nedenlerden oluşmaktadır. Ekonominin büyümesinden kaynaklanan yapısal nedenlerden birisi enflasyon ve ona bağlı olarak ulusal paranın aşırı değerlenmesidir.
Öte yandan, bir ekonomide uygulanan harcama genişletici politikalar, ihraç mallarının iç talebini artırmakla birlikte yabancı mallara olan iç talebin genişlemesine de neden olur ki bu durumda dış açığa sebep olur. Enflasyon sürecinde döviz kurlarının sabit tutulması, ulusal paranın aşırı değerlenmesi neden olur. Böyle bir durumda ise yabancı para cinsinden ihracatı pahalılaştırdığı için bir yandan ihracat gelirlerini azaltıcı etki yaparken, diğer yandan ithalatı ucuzlattığından ithal mallarının talebini artırır.
Ödemeler dengesi açık ve fazlaları döviz arz ve talebi üzerinde etkide bulunurken döviz kurunun belirlenmesinde önemli bir rol oynamaktadır. Bu nedenle ödemeler dengesi döviz piyasasının durumuna büyük ölçüde bağlıdır. Örneğin: Bir ülkenin ödemeler dengesinde açık olduğunda bunun giderilebilmesi için ülkenin dövize olan ihtiyacı artmaktadır. Dövize olan talep artışı döviz arzı sabit iken döviz kurunun yükselmesine yol açar. Döviz kurunun yükselmesi ise ithalatı kısıp ihracatı artırarak dış açığın kapanmasına yardımcı olabilir. [5]
Yapısal nedenlerden biri de ülkelerin kalkınma hızıdır. Gelişmekte olan ülkelerde hızlı kalkınmanın sonucunda artan ithalatın finansmanı ihtiyaç duyulan dövizin sağlanamaması, bu ülkelerin kalkınmalarını önemli ölçüde engelleyebilmektedir. Çünkü ekonomik kalkınmanın gerçekleşebilmesi için başlangıçta önemli ölçüde dışarıdan sermaye malı ithalatı gerekmektedir. Ayrıca ithalatın kısılması yatırım malları arzını daraltarak onların fiyatlarını yükseltiyorsa, bu ülkenin kalkınma temposu yavaşlayabilecektir. Böyle bir durumda ise dış açıkların kapatılması ile kalkınma hedefleri arasında bir ikilem oluşabilmektedir. [6]
Ekonomik verimlilikteki değişmeler de önemli bir etkendir. Teknolojideki gerilik ve ekonomi yönetimindeki beceriksizlikler, uluslararası rekabeti güçleştirerek ihracat gelirlerinin düşmesine neden olur. Teknolojik gelişme hızı yüksek ve üretim yönetiminde çağdaş yöntemleri uygulayan ülkeler ise, dış rekabet güçlerini yükselterek dış denge durumlarını olumlu yönde etkilemeyi başarabilirler. [7]
Dış ödemeler dengesini bozan faktörlerden birisi de iktisadi dalgalanmalardır. Bunlar konjonktör dalgalanmalarıdır ve ülkenin dış denge durumları bakımından önemli sonuçlar doğurmaktadır. İktisadi dalgalanmaların genişleme aşamasında gelir ve harcamalar artıp fiyatlar yükseleceğinden ödemeler dengesi açık vermektedir. Konjonktörün daralma aşamasında ise tersine bir gelişme görülmekte ve ödemeler dengesinde bir fazlalık oluşmaktadır. Eğer iktisadi dalgalanmalar boyunca dış açık ve fazlalar birbirine eşitleniyorsa denge durumu korunacaktır. [8]
Bir ülkenin dış dengesi, yabancı ülkelerdeki dalgalanmalardan da etkilenebilir. Şöyle ki; karşı ülkenin genişleme sürecinde olması, onun ticaret ortağının dış denge durumunu olumlu, karşı ülkenin durgunluk veya gerileme içinde bulunması ise olumsuz yönde etkiler. [9]
2. DIŞ ÖDEMELER DENGESİ AÇIĞININ ETKİLERİ
Dış ödemeler dengesi açığının ülke ekonomisi üzerindeki etkileri olumlu ve olumsuz etkiler olmak üzere iki şekilde olmaktadır. Bir ekonominin dış açık vermesi, bu açığın karşılanma biçimi ne olursa olsun ülkenin milli gelirine net katkı yapıldığı anlamına gelmektedir. Başka bir değişle ülkenin toplam kaynakları "GSMH+Dış Açık" kadar olur. Bu ekonominin kendi kaynaklarıyla olabileceğinden daha fazla yatırım yapabilme imkanın sahip olması demektir. Bu sebeple dış açık ekonomi üzerinde iki önemli etki yaratır. Ülke, iç kaynaklarıyla gerçekleştirebileceğinden daha fazla yatırım yapabilme imkanına kavuşur. Böylece iç tasarruflarına net bir ilave yapma imkanına sahip olur ki bu etkiye dış açığın "tasarruf etkisi" denir.Dış açığın ülke ekonomisi üzerinde yaratacağı diğer bir olumlu etki ise "dönüşüm etkisidir" Eğer bir ülke henüz ekonomik gelişmesini tamamlayamamış ise yapacağı yatırımlar için gerekli olan sermaye mallarının tamamını ülke içinde üretemeyecek ve malların bir kısmını ithal etmek zorunda kalacaktır. Eğer ülkenin döviz gelirleri ekonomik kalkınma ve gelişmesinin gerektirdiği yatırımların yapılması için ihtiyaç duyulan ithalatı karşılayamayacak durumda ise ülke içi tasarrufları yatırımlara dönüştürmek mümkün olmayacaktır. Bu sebeple cari işlemlerin açık vermesi ülkenin kendi döviz gelirleriyle yapabileceğinden daha fazla yatırım yapmasına imkan sağlayacaktır.
Ödemeler dengesi açık veren ülkeler, dış pazarda rekabet gücünden yoksun ve ithalatı gün geçtikçe artan bir ülkeyse o zaman ithal ettiği mal ve hizmetlerin bedelini dış borçlanma yoluyla ödeyeceklerdir. Ancak bu yola çok sık başvurulursa o zaman ülkenin parasına karşı bir güvensizlik başlamakla birlikte ülkenin dış borçları da artar. Dış açıkla karşı karşıya bulunan bir ülkede sabit kur sistemi uygulanıyorsa genelde devalüasyona başvurulurken, bu durum esnek kur sisteminde ise paranın değerinin otomatikman düşmesi ile sonuçlanır. Bunlar ise üretim maliyetleri ve nispi fiyatları etkileyerek ekonomide refah kaybına yol açmaktadır. Genel olarak ise dış açıkların ülke ekonomisi üzerinde yaratacağı olumsuz etkiler, devalüasyondan kaynaklanan refah kaybı ve uluslararası dışlama şeklinde kendini göstermektedir.
Bu bağlamda döviz gelirleri özellikle gelişmekte olan ülkeler için hayati önem taşımaktadır Şöyle ki; gelişmekte olan ülkelerin sermaye birikimi ve teknolojik gelişme düzeylerinin yetersizliği, bu ülkeleri büyüme ve sanayileşme için gereken yatırımları gerçekleştirmede, gelişmiş ülkelerden yapacakları ithalata bağımlı kılmıştır. Sorun bundan ibaret de değildir. İmalat sanayiinin bir çok dalıyla, enerji ve hatta tarım gibi sektörlerde mevcut üretim düzeyinin sürdürülebilmesi, başta ara malları olmak üzere çeşitli malların herhangi bir aksamaya uğramadan ithalinin yapılmasına bağlıdır. Söz konusu ithalatın, döviz yetersizliği sonucu gerçekleştirilememesi, ekonomik büyüme, üretim, istihdam, gelir ve fiyat düzeyleri üzerinde olumsuz etkiler yaratmaktadır. Dolayısıyla döviz geliri, gelişmekte olan ülkelerde hem fiyat istikrarı ve tam istihdam biçiminde özetlenebilecek iç dengenin idamesinin hem de büyüme ve sanayileşmenin gerçekleştirilmesinin önemli bir ön koşuludur. [10]
3. DIŞ ÖDEMELER DENGESİ AÇIĞI KARŞISINDA
İZLENEBİLECEK POLİTİKALAR
Ödemeler bilançosundaki açıklar karşısında ülkelerin izleyecekleri yol, bu açıkları finanse etmek, baskı altına almak, ya da tedavi edici önlemler üzerinde durmak şeklinde özetlenebilir. Açıkların finanse edilmesi, resmi döviz rezervlerinin kullanımını gerektirir. Böyle bir yol açıkların düzeltilmesi yönünde önlem almaya gerek duyulmaması demektir. [11]
Fakat ülke kaynakları sınırsız değildir. Sahip olunan dış rezervler ne kadar büyük olursa olsun er geç tükenebilecektir. Ayrıca dış borçlanmaların da bir sınırı vardır. O bakımdan uzun süreli açıkların finanse edilmesi değil, tedavi edilmesi gerekir.
Dış açıklar durumunda izlenebilecek diğer bir yöntem de dış ticaret ve kambiyo politikası araçlarını harekete geçirmektir. Yani, hükümetler gümrük vergileri, kotalar ve yasaklamalarla ithalatı kısıtlamaya çalışırken bu arada kambiyo denetimi ile de ülkeden döviz ve sermaye çıkışını kısıtlarlar. Fakat bütün bu önlemler dış açıkları ancak baskı altına almaya yarar. Gerçekte açıkları gidermiş olmazlar.
Üçüncü yol da açıkların tedavisi ya da düzeltilmesidir. Bu yol en güç fakat en güvenilir olanıdır. Açıkların tedavisi, ihracatın ve öteki döviz kazandırıcı işlemlerin artırılması ile sağlanır. İhracatın artırılabilmesi için kısa ve uzun dönemde alınabilecek önlemler vardır. Kısa dönemde örneğin, kurların serbest bırakılması ve ulusal paranın aşırı değerlenmesinin önlenmesi, ihracatçının dış piyasalar konusunda eğitilmesi, ihracat üretimine ucuz girdi ve kredi sağlanması, ihracat bürokrasisinin önlenmesi gibi hususlar üzerinde durulabilir. [12]
Uzun dönemde konu daha çok kalkınma politikalarıyla ilgilidir. İhracata yönelik bir kalkınma modeli, kaynakların dinamik karşılaştırmalı üstünlüklere göre dağıtımını, dış ticaret rejiminin liberalleştirilmesini ve uluslararası işbölümüne gidilerek ekonominin dünya piyasası ile bütünleşmesini gerektirebilir. [13]
Yukarıdaki açıklamalara paralel olarak Dış açığın kapatılmasında izlenecek politikaların dört grup altında toplanması mümkündür. Bunlar: [14] : Döviz kuru ayarlamaları, para ve maliye politikaları, sermaye hareketleri ve yasal düzenlemelerdir.
III. TÜRKİYE'NİN DIŞ ÖDEMELER DENGESİ
1. TÜRKİYE'DE DIŞ ÖDEMELER AÇIĞI VE ETKİLERİ
Türkiye ekonomisinde; cumhuriyetin kuruluşundan 1930 yılına kadar geçen süreçte bağımsız bir gümrük politikası uygulanamaması sebebi ile iktisadi hedeflere uygun bir dış ticaret politikası yürütülememiş ve bu durum dış ticaret dengesinin dönem boyunca açık vermesine neden olmuştur. 1930 yılından sonra ise alınan önlemlerle 1938 yılı hariç 1946 yılına kadar bir dış açık ile karşılaşılmamıştır. Ancak daha sonraki yıllarda dış açıklar Türkiye'nin önemli bir problemi haline gelmiştir. 1950 yılından itibaren ödemeler dengesi kalemlerinin ayrıntılı olarak gösterilmesi ile ortaya çıkan cari işlemler dengesi 1973 yılı hariç 1988 yılına kadar hep açık vermiştir. Özellikle Türkiye'de 1960 yılına kadar iktisadi şartlar gereğince bilinçsiz bir şekilde uygulanan ithal ikamesi sanayileşme stratejisi, üretimin ara ve yatırım malları ithalatına bağımlı olmasına sebep olmuştur. Ayrıca ülkenin büyümesinin dış kaynaklara bağlanması ve dış dünyadaki olumsuz gelişmeler 1980 yılına kadar dış açıkların temel nedeni olmuştur.
Türkiye 1980'den sonraki dışa açık kalkınma politikası çerçevesinde gerek ihracatında, gerek ithalatında önceki dönemlerle karşılaştırıldığında önemli artışlar gerçekleştirmiştir. Bununla birlikte kalkınma yolundaki bir ülke olarak sürekli artan ara ve yatırım malları ithal zorunluluğu dolayısıyla, dış ödeme sorunları ülke gündeminde daima ilk sıralarda yer almıştır.
1980 sonrası dönemde görülen önemli bir yenilik de özel uluslararası sermaye akımlarındaki gelişmelerle ilgilidir. Kambiyo rejiminin liberalleştirilmesi ile birlikte hükümet, resmi kurumlar ve bir çok özel şirket, uluslararası mali piyasalarda borçlanmaya başlamıştır. Bu arada yerli tasarruf sahiplerine yurtdışında serbestçe yatırım yapma olanağı tanınırken, yabancı tasarrufçuların da İstanbul Menkul Kıymetler Borsası kanalıyla Türkiye'de yatırım yapmaları veya banka mevduat hesabı açtırma, hazine bonoları satın alma gibi kısa vadeli yatırımlarda bulunmaları sağlandı. Bütün bu gelişmeler, Türkiye'de cari işlemler dengesinin yanında sermaye bilançosunun giderek artan önemini ortaya koymaktadır. [15]
2. TÜRKİYE'DE 2004 YILI OCAK-AĞUSTOS DÖNEMİNE İLİŞKİN
DIŞ ÖDEMELER BİLANÇOSU VERİLERİNİN
DEĞERLENDİRİLMESİ
2004 yılı Ocak-Ağustos dönemine ilişkin ödemeler dengesi gelişmelerine ilişkin başlıca hususlara aşağıda yer verilmiştir. [16]
2.1. CARİ İŞLEMLER
2004 yılı ilk 7 ayında toplam cari işlemler açığı 10.025 milyon ABD Doları iken Ağustos ayında meydana gelen 118 milyon dolarlık cari işlem fazla ise birlikte 2004 Ocak-Ağustos dönemindeki 8 aylık toplam cari işlemler açığı 9.822 milyon ABD Doları olmuştur. Geçen yılın aynı dönem (Ocak-Ağustos) cari işlemler açığı ise 4.404 milyon ABD Doları idi. Buna göre 2004 yılının ilk 8 ayında geçen yılın aynı dönemine göre cari işlemler açığı %123 artmıştır.
2.1.A. Dış Ticaret
2004 yılının ilk 8 ayında dış ticaret açığı ise 16.255 milyon dolar olmuştur. Geçen yılın ilk 8 ayında toplam dış ticaret açığı ise 8.401 milyon ABD Doları olarak gerçekleşmiş idi. Buna göre geçen yılın aynı dönemine nazaran dış ticaret açığı %93'lük bir artış göstermiştir. Dış ticaret açığındaki bu arışın nedenleri:
- İhracat gelirlerinin %31,8 oranında artarak 39.220 milyon ABD Doları olarak gerçekleşmesi
- Bavul ticaretinin %10.3 oranında artarak 2.632 milyon ABD Doları olması,
- İthalatın ise altın ithalatı da dahil olmak üzere %43 oranında artarak 61.791 milyon ABD Dolarına ulaşmasıdır.
Yukarıda da görüldüğü üzere her ne kadar ihracat %31.8 artarak 39.220 milyon ABD Doları na ulaşmışsa da, ithalatın %43'lük artışla 61.791 milyon ABD Dolarına ulaşmış olması dış ticaret açığının önemli miktarda artmasına neden teşkil etmiştir.
(Milyon ABD Doları) | Ocak-Ağustos 2003 | Ocak-Ağustos 2004 | % Değişim |
İhracat FOB | 29.749 | 39.220 | 31,8 |
Bavul Ticareti | 2.387 | 2.632 | 10,3 |
İthalat CIF | -43.080 | -61.791 | 43,4 |
( Altın İthalatı) | -1.882 | -2.395 | 27,3 |
Dış Ticaret Dengesi | -8.401 | -16.255 | 93,5 |
Kaynak: T.C.Merkez Bankası verileri.
2.1.B. Hizmetler Dengesi
Hizmetler dengesi içerisinde yer alan turizm gelirleri, bir önceki yılın aynı dönemine göre %25 oranında artarak 10.186 milyon ABD Dolarına, ülkemizi ziyaret eden yabancı turist sayısı da %31.1 oranında artarak yaklaşık 12 milyona ulaşmıştır.
Hizmetler içerisinde yer alan taşımacılık incelendiğinde ise; gelirler, 2003 yılının Ocak-Ağustos dönemine göre % 22,3 oranında artarken, ithalattaki artışa paralel olarak taşımacılık kaleminin bir alt kalemi olan navlun giderlerinde gözlenen % 47,9'luk artıştan dolayı taşımacılık giderleri % 39,8 oranında artmış; böylece net taşımacılık giderleri, 2004 yılı Ocak-Ağustos döneminde geçen yılın aynı dönemine göre 366 milyon ABD Doları artarak 672 milyon ABD Dolarına yükselmiştir.
2.1.C.Yatırım Geliri Dengesi
2003 Ocak-Ağustos döneminde 3.777 milyon ABD Doları, 2004 yılının aynı döneminde ise 3.822 milyon ABD Doları net ödemeyle sonuçlanmıştır.
Yatırım dengesi içerisinde yer alan diğer yatırımlar altında yer alan uzun ve kısa vadeli kredilere ilişkin faiz giderleri, 2003 yılının aynı dönemine göre % 9,5 oranında azalarak 2.773 milyon ABD Doları olarak gerçekleşmiştir.
2.1.D. Cari Transferler
2003 yılı Ocak-Ağustos dönemiyle karşılaştırıldığında cari transferler, 2004 yılının sekiz aylık döneminde % 64,7 oranında artarak 2.253 milyon ABD Doları olmuştur. Cari transferlerin alt başlıkları incelendiğinde ise, işçi gelirleri 482 milyon, bedelsiz ithalat ise 1542 milyon dolar artmıştır.
2.2. SERMAYE VE FİNANS HESAPLARI
2004 yılının Ocak-Ağustos döneminde finans hesaplarında gerçekleşen net sermaye girişi, bir önceki yılın aynı dönemine göre % 232 artışla 8.553 milyon ABD Doları olmuştur. Finans Hesapları alt başlıklar itibariyle incelendiğinde aşağıda yer alan tespitler elde edilmektedir.
2.2.A.Doğrudan Yatırımlar
Doğrudan yatırımlar kalemi altında, yurtdışında yerleşik kişilerin yurtiçinde yaptıkları net yatırımlar, bir önceki yılın Ocak-Ağustos döneminde 839 milyon ABD Doları olarak gerçekleşirken bu yılın aynı döneminde 1.970 milyon ABD Dolarına ulaşmıştır. Yurtiçinde yerleşik kişilerin yurtdışında yaptıkları net yatırımlarda ise 2003 yılı Ocak-Ağustos döneminde net 265 milyon ABD Doları, 2004 yılının aynı döneminde de net 612 milyon ABD Doları artış gerçekleşmiştir. Sonuç itibariyle, 2004 yılı Ocak-Ağustos döneminde doğrudan yatırımlar kaleminde net 1.358 milyon ABD Doları giriş gerçekleşmiştir.
2.2.B. Portföy Yatırımları
2003 yılı Ocak-Ağustos döneminde 1.249 milyon ABD Doları net sermaye girişi gerçekleşen bu kalemde 2004 yılının aynı döneminde 3.185 milyon ABD Doları net sermaye girişi gözlenmiştir.
2.2.C. Diğer Yatırımlar
Ticari ve diğer krediler ile mevduatlardan oluşan bu kalemde 2003 yılı Ocak-Ağustos döneminde 3.199 milyon ABD Doları, 2004 Ocak-Ağustos döneminde de 4.775 milyon ABD Doları net giriş gerçekleşmiştir.
2.2.D. Rezerv Varlıklar
Finans hesaplarının son kalemi olan rezerv varlıkların içinde bulunan resmi rezervler, 2003 yılı Ocak-Ağustos döneminde 2.446 milyon ABD Doları artarken 2004 yılının aynı döneminde 765 milyon ABD Doları artmıştır.
SONUÇ
Dış ödemeler dengesi sorunları, Türkiye ekonomisinin 1963-1977 yılları arasında yaşadığı hızlı büyüme sürecini iki defa kesintiye uğratmıştır. Artan dış ödeme güçlüklerinin 1969 sonlarında yarattığı kesintinin oldukça kısa sürede aşılmasına karşılık, 1977 sonlarında girilen döviz darboğazı ekonomik buhranla birlikte derinleşmiş ve izlenen iktisat politikalarında köklü değişikliklerin gerçekleştirildiği 24 Ocak 1980 kararlarıyla noktalanmıştır.
1980 li yıllarla birlikte Türkiye'nin ithal ikameci büyüme yerine ihracata dayalı büyümeye geçmesi ile birlikte ihracatta önemli artışlar olmuş ancak ihracatta artış ile birlikte başta hammadde ve yarı mamul ithalatı ile birlikte tüm ithalat kalemlerinde büyük miktarlarda artışlar olmuştur. İthalatın ihracatta çok daha büyük boyutlarda artması da beraberinde dış ticaret açıklarını meydana getirmiştir. Dış ticaret açıklarının kapatılabilmesi amacıyla ilk başvurulan yöntemlerden birisi olan Türk lirasının devalüe edilmesi gerekliliği ile birlikte bilindiği üzere 1994 ve 2001 yıllarındaki büyük kriz ve devalüasyonlar ortaya çıkmıştır. Burada Türk lirasının değeri düşürülerek ihracatta artış ile birlikte ithalatın pahalılaşarak kısılması ve suretle de dış ticaret açıklarının kapatılması amaçlanmıştır.
Esas itibariyle dış ticaret açıklarının ve dolayısıyla da cari işlemler açığının oluşmasını engelleyen veya açıkların kapatılmasında etkin rol oynayan husus ihracat gelirleridir. İhracatın artırılması içinde serbest kur rejimi yanında ihracatçının dış piyasalar konusunda eğitilmesi, ihracat üretimine ucuz girdi ve kredi sağlanması, ihracat bürokrasisinin önlenmesi gibi hususlar üzerinde durulmalıdır. Bunun yanında; ihracatçıların da modern yönetim ve üretim teknikleri uygulamak suretiyle uluslararası arenada rekabet kazandırıcı önlemler alması; bu çerçevede de toplam kalite yönetimi ile birlikte; kıyaslama, temel yetenek (çekirdek yetenek), şebeke organizasyonlar, süreç yenileme gibi post-modern yönetim teknik ve uygulamalardan yararlanmaları gerekmektedir.
KAYNAKÇA
HATİPOĞLU, Zeyyat, "Uluslararası İktisada Giriş", Lebib Yalkın Yayımları, İstanbul, 1996.
KAZGAN, Gülten, "Ekonomide Dışa Açık Büyüme" Bilimsel Sorunlar Dizisi, İstanbul, 1985.
ÖKSÜZ, Suat, "Türkiye'de Para ve Dış Denge", Eskişehir, 1980.
SAATÇİOĞLU, Cem, "Türk Sanayiinin Gelişiminde Açık Sorunu", ISO Yayını, İstanbul, 2001.
SEYİTOĞLU, Halil, "Uluslararası İktisat-Teori Politika ve Uygulama", Gizem Yayınları, İstanbul 1998.
PARASIZ, İlker, "Uluslararası Para Sistemleri", Bursa, 1996.
"Ekonomik Kavramlar ve Göstergeler (Ödemeler Dengesi)" Hazine Müsteşarlığı Yayını, Ankara, 1997.
[1] SEYİTOĞLU, Halil, Uluslararası İktisat-Teori Politika ve Uygulama , Güzem Yayınları, İstanbul
1998, Sayfa: 338.
[2] "Ekonomik Kavramlar ve Göstergeler (Ödemeler Dengesi)" , Hazine Müsteşarlığı Yayını,
Ankara, 1997, Sayfa:1
[3] SEYİTOĞLU, Halil, a.g.e. Sayfa:339.
[4] SAATÇİOĞLU, Cem, Türk Sanayiinin Gelişiminde Açık Sorunu , ISO Yayını, İstanbul, 2001,
Sayfa: 42
[5] SAATÇİOĞLU, Cem, a.g.m.
[6] SAATÇİOĞLU, Cem, a.g.m.
[7] SEYİTOĞLU, Halil, a.g.e. Sayfa:361.
[8] SAATÇİOĞLU, Cem, a.g.m.
[9] SEYİTOĞLU, Halil, a.g.e. Sayfa:361.
[10] KAZGAN, Gülten, Ekonomide Dışa Açık Büyüme, Bilimsel Sorunlar Dizisi, İstanbul, 1985,
Sayfa: 43.
[11] SEYİOĞLU, Halil, a.g.e. Sayfa:358.
[12] SEYİOĞLU, Halil; a.g.e. Sayfa:359.
[13] SEYİOĞLU, Halil; a.g.e. Sayfa:359.
[14] SAATÇİOĞLU, Cem, a.g.m.
[15] SEYİTOĞLU, Halil, a.g.e. Sayfa: 363.
[16] "Ödemeler Dengesi Gelişmelerine İlişkin Ayrıntılı Tablolar" , T.C.M.B. Yayını, Ankara, 2002
Yazan : Çoşkun Şenol, Gümrük Dünyası Dergisi, Sayı:43
Kategori: (Ekonomi) | Yorum (yok) | Yorum yaz! | Bağlantı
Amaca ulaşmak için her yolu mübah sayan 16.yy İtalyan düşünürü Nikola Makyavel (Niccolo Machıavelli), Hükümdar isimli pedegoji kitabında iktidar sahiplerine şu öğütleriy veriyordu: " İhtiyatlı bir hükümdar sözünde durmakta zarar göreceği ve onun vaad yapmasına yol açan sebepler ortadan kalktığı zamanlarda dürüstlük yapamayacağı gibi yapması da gerekmez. Eğer bütün insanlar iyi olsaydı benim bu söylediklerim iyi bir nasihat sayılmazdı, insanlar dürüst olmadıklarına, size verdikleri söze sadık kalmadıklarına göre siz de onlara sadık kalmak ihtiyacında değilsiniz. Ve bir hükümdar ahdinde vefa göstermeyişini izah için daima makul bir sebep bulur.. Ama insanlar o kadar basit, günlük ihtiyaçlarının o kadar esiridirler ki, onları aldatmak isteyen biri aldanmaya istekli enayiler bulmakta hiç güçlük çekmez. Böylece, merhametli, dürüst, insancıl, dindar ve sağlam karekterli görünmek, böye olmak iyi şeylerdir ama insanan kafası öyle dengelenmelidir ki, bu iyi vasıflara sahip olmak gerektiği zaman hemen aksi istikamette nasıl değişmek gerektiğini bilmeli ve bunu yapabilmelisiniz..Sizin nasıl göründüğünüzü herkes görür, ama nasıl olduğunuzu pek az kişi bilir."zik.Robert B.Downs,Dünyayı Değiştiren Kitaplar, İst.1980,s.41).
Bir diğer İtalyan Gustave Le Bon da Kitleler Psikolojisi adlı kitabında buna paralel görüşler sergiliyor: "Kitleleri inandırmak için önce besledikleri hisleri anlamak, bu hislere iştirak eder görünmek, sonra da bu hisleri ilkel bir çağrışımla empoze edici bazı hayaller vasıtasıyla bu hisleri değiştirmee teşebbüs etmek, icabında geri dönmeyi bilmek ve özellikle uyandırılan hisleri her zaman sezmek lazımdır" "Nitekim Napolyon bu yolu denediğini Devlet Şurası'nda itiraf eder. Vendee savaşını katolik yaparak kazandım, der; kendimi müslüman gösterdikten sonra Mısır'da yerleştim diye devam eder; italya'da papazları elde ettim, eğer Yahudi bir kavme hükmetseydim Süleymanın Mabedi'ni yeniden inşa bile ederdim itirafında bulunur."(s.73,111). Şimdi sormak gerek: Acaba bu ülkeden kaç makyavelist lider geçti, kaç tanesi iktidarda, kaç tane daha gelecek?"(*)
(*)Ali İhsan Samurkaş, Enflasyon Düşüncesi, Ankara, Rehber Yay.s.482-483.
Kategori: (Siyaset) | Yorum (yok) | Yorum yaz! | Bağlantı
Eski Başbakan ve Cumhurbaşkanlarından Turgut Özal (1927-1993) hakkında çok kitap yazılmıştır. Rahmetlinin sağlığında hakkında bir kitap yazılacaksa önceden bunu bilmek, görmek ve incelemek istediği şeklinde bir görüş var.Cumhurbaşkanı iken basın danışmanlığını yapmış gazeteci Yavuz Gökmen, “ÖZAL YAŞASAYDI” başlıklı kitabında (Verso Yayınları,Ankara, 1994) Özal, Fehmi Koru ve kendisinin bulunduğu odada şu konuşmanın geçtiğini aktarıyor( s.44):
“Fehmi Koru – Yavuz Gökmen sizi çok özlemiş efendim.
Bu cümle Özal’ın çok hoşuna gitti. Başını Fehmi’ye çevirerek konuştu :
T.Özal – Kitaplar yazıyor, bana sormuyor!
Sonra sarılıp öpüştük. Ama cümlesini hiç unutmadım. Özal’a göre onun hakkında bir kitap yazılırken, ona mutlaka sorulması gerekiyordu. Bir yerde buna alışmıştı da. Hakkında yazılan ilk kitapların, kendi dizi dibinde yazıldığını, hatta redaksiyona tabi tutulduktan sonra, basımında yardımcı olunduğunu söylediği ileri sürülürdü.”
(Gökmen, ÖZAL SENDROMU kitabını niçin Özal’dan habersiz yazdığını iki nedene dayandırıyor, birincisi şöyle):
“Kitabı sorarak yazmış olsaydım, daha önce yazılan bazı kitaplar gibi Özal’ın kitapta sadece imzası eksik olacaktı. O’nun dizinin dibinde yazılacak bir kitap benim değil, Özal’ın kitabı olacaktı. Özal belki de bazı kitaplarda tutturduğu yolu tutturacak, kitabı bir de redaksiyondan geçirdikten sonra baskıya gönderecekti. Ben kendi kitabımı ve objektif gözlemlerimi yazmayı tercih ettim.”
Özal’ın hakkında yazılmış özellikle gazetecilere ait kitapları O’nun dizi dibinde dikte ettirmiş olabileceği daima akılda tutulması gereken önemli bir ayrıntıdır.
Sayın Özal’ın daha objektif tanınması için kendinden uzak duran ve özellikle akademisyenlerce yazılmış (bazılarını bizzat okuduğum) kitap isimlerini vererek bu konuyla ilgili bibliyografyaya katkıda bulunmak isterim :
1.M.Nazif Ülgen (Master, ihracatcı)
ÖZALİZM ÇIKMAZINI AŞMAK İÇİN, Arba Yay.İst.1989, 280 sayfa
Alıntı : “1980 yılından beri biraz daha fedakarlık edin, karşılığında enflasyonu indireceğiz, diyerek halka kemer sıktıran v enflasyonu %75 lere tırmandıran Özal şimdi hangi mucize ile enflasyonu indirecek?”(s.41)
2.Ali İhsan Samurkaş (Master)
ENFLASYON DÜŞÜNCESİ :Türkiye’de ve Hz.Muhammed Döneminde, Kökyayın, Ankara 1993, 513 sayfa.
Alıntı : “1988’de enflasyon son sekiz yılın en yüksek düzeyi olan %68’e çıkması üzerine dönemin Başbakanı Özal kendi partisinin İzmir kongresinde taraftarlarının siyasi icraata yönelen eleştirilerine karşı kendini Hz.Muhammed’in 7.yüzyılda söylediği bir hadisi dayanak yaparak savunmuştur. Özetle ‘Fiyatlar Allah’ın tasarrufundadır” anlamına gelen hasen-hadisin birkaç versiyonunu bu toplantıda nakleden Başbakan bunlar üzerinden uzun ve sofistike görüşler öne sürmüş ve kendi icraatları ile Hz.Muhammed’in zorlu geçen yönetimi arasında bir takım benzetme ve değerlendirmeler yapmıştır.”(s.23).
3.Tevfik Ertüzün (Doç.Dr)
ÖZAL NE DEDİ NE OLDU?, ABC Ajansı Yayınları, Ankara, 1988, 184 sayfa
Alıntı : “İcraatın İçinden Programında, 30.6.1985 gün Turgut Özal : Mayıs 85’ten geriye doğru 12 ay giderseniz, bakınız, enflasyon ortalaması %40 dolayındadır.”(s.17).
4.Mehmet Albayrak (Doç.Dr)
Avrupada Türkiye :ÖZAL’IN GÜNAH GALERİSİ, Rehber Yay.Ankara, 1989,228 sayfa.
Alıntı : “Özal hayat pahalılığının suçunu Allah ile paylaşmak yerine hayali ihracatçılarla paylaşsa daha iyi ederdi.”(s.118).
5.Osman Ulagay (Master, gazeteci)
ENFLASYONU AŞMAK İÇİN, Afa Yay.İst.1990, 161 sayfa.
Alıntı : “ANAP iktidarı döneminde enflasyon %90 lara yaklaştı, üç haneli enflasyon tehdidi başımızın üzerinde dolaşmaya başladı.”(s.85).
6.Osman Ulagay (Master, gazeteci)
ÖZAL’I AŞMAK İÇİN, Afa Yay.İstanbul, 1982.
7.Osman Ulagay (Master,gazeteci)
ÖZAL EKONOMİSİNDE KİM KAYBETTİ KİM KAZANDI, Bilgi Yayınevi, Ank.1986.
8.Bilal Çetin (Gazeteci)
SOYGUN: Hayali İhracatın Boyutları, Bilgi Yayınevi, Ank.1989.
9.Ahmet Kahraman (Gazeteci)
HANEDAN’IN ÖNLENEMEYEN ÇIKIŞI VE SALTANATI, Boyut Yay.İst.1989.
Kategori: (Kitap Tanitim) | Yorum (yok) | Yorum yaz! | Bağlantı
Özet : Burada ele alacağımız konu ırk ve ırkçılığın aynı anlama gelmediği ve Türkiye’de gerek hukuk gerekse sosyolojik olarak, Türkçü Parti adı altında bir partinin yaşatılmasının imkansız olduğunu ortaya koymaktır.
Genetik bilimi insan ırkı denilen olguyu ve farklı ırkların varlığını kabul etmektedir.
Bunun tartışılacak bir yönü yoktur.Farklı ırklardan bazılarının diğerlerine üstün olduğu yolunda geçen yüzyılda ortaya atılan ırkçılık tezlerinin ise hiçbirisi kanıtlanamamış ve bu görüşler gözden düşmüştür.
Önce ırk ve ırkçılık terimlerini açmak gerekir.
Irk nedir? Sözgelimi türkçe wikipedia sözlüğünde ırk açıklaması şöyle veriliyor:
”Irk nedir?
İnsanlar deri ve saç rengi,boy uzunluğu, vücut biçimi gibi fiziksel özelliklerine ve genetik olarak incelenebilen kan grubu gibi biyolojik öğelere göre belli gruplara ya da ırklara ayrılır. Günümüzde biyologlar fiziksel farklılıklardan çok ırklar arasındaki genetik farklılıkların incelenmesiyle ilgilenirler. Irk incelemeleri biyoloji biliminin yeni bir dalı olan nüfus genetiği alanına girer. “
Aynı kaynakta ırkçılık ta şöyle açıklanıyor:
”Irkçılık, genel olarak çeşitli insan ırkları arasındaki biyolojik farklılıkların kültürel veya bireysel meseleleri de tayin etmesi gerektiğine ve doğal sebeplerle bir ırkın (çoğunlukla kendi ırkının) diğerlerinden üstün olduğuna ve diğerlerine hükmetmeye hakkı olduğuna duyulan inanç veya bu değerleri kabul eden doktrindir. Ortaya çıkış nedenleri arasında çoğunlukla ekonomik nedenleri olması yanısıra düşünsel nedenlere de dayanmaktadır.
Irkçılık terimi çoğunlukla, kendi etnik kültür değerlerini tek kriter olarak belirlemek (etnik merkeziyetçilik), farklılık korkusu (zenofobi), ırklar arasında birleşmelere ve ilişkilere karşıtlık ve milliyetçilik gibi kavramları da anlatıyor olabilir. Irkçılık, sosyal ayrımcılığı, ırklar arasında fark gözetilmesini ve soykırıma kadar varabilen şiddeti haklı göstermektedir.
Irkçı terimi ise, normalde ırkçılığı destekleyen kimse anlamında kullanılırken, 1940 yıllarından itibaren aşağılayıcı bir kelime olarak kullanılır olmuştur, bu sebeple hangi grup veya düşüncenin ırkçı sayılabileceği her zaman tartışmalı bir konu halini almıştır.
Irkçılık genel hatlarıyla incelendiğinde kendi kanını taşıyan, aynı dili konuşan, ve aynı soydan gelenlerin başka soylardan gelenleri aşağılaması olarak algılanır. Ancak eksik bir bakış açısıdır. Gelişen teknoloji ve gelişen ekonomik yapılar insanoğlunun tanımlarında çeşitli farklılıklar getirmektedir. Bu farklılıklar ırkçılığın psikolojik, sosyal psikolojik, ve psikanalitik açıklamalarını anlama zorunluluğuyla birlikte ırkçılığın normal bir durum olmadığını bir "hastalık" olarak ele alınması gerektiği gerçeğini sergiler.”
Gelelim Türkiye’deki durumun tespitine:
Türkiye'de, etnik/ırk anlamında birden fazla grup vardır.Boşnak,Çerkez,Kürt.. hatta Türk saydığımız Türkmen ve Yörüklerin bile etnik yapılarında farklılık olduğu Kocaeli Üniversitesi Tıbbi Biyoloji Bölüm Başkanı Prof.Dr. Ali Sazcı tarafından ortaya çıkarılmıştır(bakınız Hürriyet gazetesi,17.11.2004, sayfa 5).
Baştan beri Türkiye’de tüm anayasalar, TC kimliği almış herkesi Türk saymıştır; yani “Türk=Türk vatandaşı=Türklük” demektir hukuken. Sosyolojik yani genetik Türk de buna dahildir. Yazılı hukuk metinlerinde haklar ve yükümlülükler bakımından genetik menşeli Türk olanlara ayrı bir imtiyaz tanınmamıştır.
Hukuki Engeller:
Özellikle internet sitelerinde yazan kimi Türkçüler, Türkiye’de niçin hala Türkçü Parti adıyla bir parti yok diye hayıflanmaktadırlar. Türkiye’de parti kurmak için resmi makamlardan önceden izin alma zorunluğu yoktur, ancak, kurulan partinin tüzüğü İçişleri Bakanlığına verilir. Bakanlık incelemeleri sonucu partinin yasalara aykırı yönü tespit edildiği zaman Anayasa Mahkemesinde dava konusu edilir ve kapatılır. Türkiye’de Türkçülük hareketinin uzun bir geçmişi bulunmasına rağmen hiçbir zaman Türkçü Parti adıyla bir partinin kurulmasına girişilmemiştir. Böyle bir parti çoktan kurulurdu fakat başta yürürlükteki Anayasanın 68 ve 69.madde hükümleri ile 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanununun yasaklar bölümünde sayılan engeller nedeniyle böyle bir partinin yaşatılması mümkün olamayacağı için kurma girişimi de olmamıştır.
Şöyle ki; Anayasanın 68 .maddesinin 4.fıkrasında partilerin “eşitlik” ilkesine aykırı hareket edemeyecekleri, ettikleri takdirde ise 69.maddeye göre kapatılacakları hüküm altına alınmıştır. Belli bir ırkı esas alan parti o ırka mensup vatandaşları öncelemeyi, yukarda saydığımız diğerlerini ise öteki konumunda tutmayı amaçlaması gerekir. Bunu yapmayacağını iddia edemez aksi takdirde ırk odaklı parti kurmanın anlamı yoktur. Bu amaç ile Anayasanın eşitlik ilkesi çiğnenmiş olacağı için, bu, o partinin kapatılma nedenini oluşturur.
Esasen iş partinin kapatma aşamasına gelmeden daha kuruluş aşamasında ırk adı belirtilerek bir partinin kurulmasını engelleyen hükümler başta olmak üzere birçok yasak Siyasi Partiler Kanununa konulmuştur. Bunları topluca şöyle gösterebiliriz:
Demokratik Devlet düzeninin korunması ile ilgili yasaklar:
MADDE 78- Siyasi partiler:
a) (.....) Türk Devleti’nin ve Cumhuriyetinin varlığını tehlikeye düşürmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek, dil, ırk, renk, din ve mezhep ayrımı yaratmak veya sair herhangi bir yoldan bu kavram ve görüşlere dayanan bir devlet düzeni kurmak; amacını güdemezler veya bu amaca yönelik faaliyette bulunamazlar, başkalarını bu yolda tahrik ve teşvik edemezler.
b) Bölge, ırk, belli kişi, aile, zümre veya cemaat, din, mezhep veya tarikat esaslarına dayanamaz veya adlarını kullanamazlar.
Azınlık yaratılmasının önlenmesi:
MADDE 81- Siyasi Partiler;
a) Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde milli veya dini kültür veya mezhep veya ırk veya dil farklılığına dayanan azınlıklar bulunduğunu ileri süremezler.
Bölgecilik ve ırkçılık yasağı:
MADDE 82- Siyasi partiler, bölünmez bir bütün olan ülkede, bölgecilik veya ırkçılık amacını güdemezler ve bu amaca yönelik faaliyette bulunamazlar.
Eşitlik ilkesinin korunması:
MADDE 83- Siyasi partiler, herkesin dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşit olduğu prensibine aykırı amaç güdemez ve faaliyette bulunamazlar.
Görüldğü gibi ırk ordaklı bir parti kurulmuş olsa dahi çok kısa sürede yukardaki gerekçelerle kapatılacağı aşikardır.
Türkiye Cumhuriyeti’nin mimarı kabul edilen Mustafa Kemal Atatürk’ün samimi bazı konuşmalarından Türk ırkını temel belirleyici (dominant) ırk olarak esas aldığını, ancak ülkedeki diğer ırkların ırk davası gütmemeleri için Türk vatandaşlığı almış herkesi Türk sayacak hukuki düzenlemeler yapılmasını sağladığını biliyoruz. Kendisi Türk ırkına hayranlık duyan, bu ırka mensubiyetini gururla dile getiren bir kişilikti. Ne var ki, Osmanlı Devleti’nden kalan “ahalinin” içinde azımsanmayacak bir ırk ve menşe farklılığı bulunuyordu. Atatürk ve Cumhuriyetin diğer kurucuları bu memleket realitesi karşısında samimi arzularını sineye itmişlerdir.Kurucular ülkede genel bir birlik sağlanması/ya da birarada yaşama projesini hayata geçirmek için gönülde yatana göre değil ülke gerçeklerine uygun bir millet stratejisi geliştirmişlerdir.1923 –Lozan Antlaşmasının 38.maddesiyle (1) Türkiye Hükümeti’nın memleketteki farklı ırk ve dinden olanlara karşı ayrımcılık yapmamayı taahhüt etmesinin de bu stratejiyi belirleyen bir dış etken olacağı açıktı. Atatürk, Türk Milleti’nin bileşkesindeki asli unsur olan “ırk ve menşe birliği” (2) özelliği taşımayan kesimlerin hiç olmazsa “siyasi varlıkta birlik, tarihi karabet (yakınlık) ve dilde birlik” gibi tali özelliklerle telafi edilebileceğini düşünerek ülkede yaşayanların tümünü aynı potada eriten ünlü “Ne mutlu Türküm diyene” formülünü 1933’de vaz’etmiştir. Bu formül diğer ırklara karşı açık bir dayatma değildi, öyle olsaydı 1924 Anayasası’na koydurduğu “Türkiye ahalisine din ve ırk farkı olmaksızın vatandaşlık itibariyle (Türk) ıtlak olunur”(m.88) hükmü ile bu sözün çeliştiğini düşünmemiz gerekirdi. Bu Anayasa hükmüyle ırk ve din kategorilerine meşruiyet tanınmakta, sadece vatandaşlık bakımından “hükmi Türklük” ihdas edilerek herkes siyaseten bu şemsiye altında toplanmaktadır. Burada, Türk kavramına bir önceki Anayasa’da “Osmanlı” terimine yapıldığı gibi kapsayıcı bir fonksiyon yüklendiği açıktır.Yukardaki vecizede kavmen Türk olmayanlara doğrultulmuş icbari bir temayül sezenler olabilirse de oradaki “mutlu” sözcüğü bu sanıyı boşa çıkarmakta, daha ziyade bahşedici bir mensubiyet duygusu aşılamaktadır. Başka bir anlatımla vecizede özel bir ırkın yüceltilmesinden çok, herkesi bu ırk ismi ekseninde toplanmaya bir çağrı, bu çağrıya uyan diğer ırkları ödüllendirme olarak algılamak gerekir. Nitekim, sonraki dönemlerde aynı tek eksenli politika izlenmiş, hükümet darbecilerinin yaptırdığı iki anayasada da bu kapsayıcı Türklük anlayışı korunmuş(3) ve hatta yelpaze daha da açılmıştır(4). Bu durumda T.C. kimliği almaya hak kazanmış ve Türkiye’de yaşayan örneğin bir Boşnak ırk olarak (sosyolojik olarak) yine Boşnaktır, ancak tabiyet (uyruk) itibariyle Türk vatandaşlığında bulunduğundan siyaseten Türk’tür.
Türkiye’de kurulması düşünülen/umulan Türkçü bir partinin programı nasıl olabilir?Parti, Sadece kavramdan ibaret, hukuken ihdas edilmiş Türkü değil etnik anlamda(sosyolojik) Türkü esas alacaktır.Türk ırkı odaklı bir partinin söylemi onun ülkedeki diğer ırklar karşısında farkındalık yaratmasını öngörmek zorundadır.Sadece belli bir ırkı esas alan bir partinin iktidar olduğunda yapacağı icraat da zorunlu olarak Türk ırkını imtiyazlı kılmak yönünde olması gerekir.Türk ırkının diğerlerinden üstün olduğunu savunmamış olsanız dahi Türk ırkını diğerlerinden ayrı tutucu bir politika izlemek politikanız gereğidir. Aksi halde bu adla bir parti niçin kurulmuş olsun? Tüm ırklara eşit davranacak bir partinin adında Türkçü teriminin yer alması tutarsızlık olur.
Diğer yandan, Türkçü Partinin kurulmasıyla birlikte diğer ırkları esas alan pek çok partinin de kurulmasına izin verilmesi demokrasinin gereğidir. Bunların propaganda çalışmaları bir anda ırkların üstünlüğü tartışmasına dönüşecek, çok yönlü bir ırkçılık mücadelesi ülkeyi kısa sürede kaosa götürecek ve nihayet kolay bir parçalanma olacaktır. Kaldı ki, bunlardan birinin iktidar olduğu düşünüldüğünde diğer ırkları baskı altına alması kaçınılmazdır. Bu yolla en başta vatandaşlar arasında olması istenen eşitlik ilkesi yok olur. Siyasi Partiler Kanunundaki yasaklarla böylesi bir felaketin önü daha partilerin kurulma aşamasında kesilmektedir. Bu durumda nasıl ki Boşnakçı bir parti kurulamazsa Türkçü bir parti de açıkça kurulamaz. Kapalı olarak Türkçülüğü esas alan partilerin varlığı zaten bilinmektedir. Irkı esas alan bir partinin işi mutlaka ırkçılığa kadar vardırmayacağı, mutedil bir çizgi sürdüreceği bir görüş olarak öne sürülse bile siyasetin doğası gereği bunun gerçekleştirilmesine imkan yoktur.
Bununla birlikte, Türkiye’de bugün tahrik ve aşağılama amaçlı olmamak kaydıyla ırkçılığı felsefi anlamda bireysel olarak savunmak suç sayılmamakta ve düşünce özgürlüğü kapsamında algılanmaktadır(5). Ancak bu tarz söylemler bir tüzel kişilik (dernek, vakıf, parti..)olarak savunulması durumunda bu suç olacak, o kuruluş kapatılacak ancak ilgili kişilere adli bir ceza hükmedilmeyecektir.
Yazan:
Ali İhsan Samurkaş - Kamu Yönetimi Bilim Uzmanı
a-mail :aisamurkas@tnn.net
Kaynak:afenomen.blogcu.com
Dipnotlar:
(1) Madde 38/1– “Türkiye Hükümeti, tevellüt, milliyet, lisan, ırk veya din tefrik etmeksizin Türkiye ahalisinin kaffesine hayat ve hürriyetlerince himayei tamme ve kamile bahşetmeği taahhüt eder.”
Anılan antlaşma metninin Türk Tarih Kurumundan izlenmesi için link:
http://193.255.138.2/yayınlar/fulltext/antlaşmalar/lozan/lozan 30-309 .pdf
(2) Nitekim Atatürk, “Türk Milletinin teessüsünde müessir olduğu görülen tabii ve tarihi vakı’alar şunlardır” diyerek sıraladığı beş unsurdan bir tanesi “ırk ve menşe birliği”dir.(Afet İnan, Medeni Bilgiler ve Mustafa Kemal Atatürk’ün El Yazıları, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 1969, s.22.)
(3) 1961 Anayasası, madde 54, 1982 Anayasası,madde 66.
(4) Sözgelimi, “Türkiye’ye sanayi tesisleri getiren, sosyal, ekonomik veya bilim, teknik veyahut sanat alanlarında Türkiye’ye olağanüstü hizmeti geçmiş veya geçeceği hükümetçe düşünülen kişiler,” Türklüğe dahil edilebilir.(Bkz.11.2.1964 Tarihli ve 403 Sayılı Türk Vatandaşlığı Kanununun Uygulanmasına İlişkin Yönetmelik [Resmi Gazete:17.7.1964/11742] Madde 11/d.)
(5)Konusu ırk olup haber verme ve eleştiri amacını aşan, halkı kin ve düşmanlığa tahrik veya aşağılama içerikli etnik düşünce açıklamaları 5237 sayılı TCK nun 216.maddesine göre suç sayılır.
Kategori: (Siyaset) | Yorum (yok) | Yorum yaz! | Bağlantı
Blogcu ile yapıldı